24 Ocak 2015 Cumartesi

kaçıncı perde?


Görmedim!
Dudaklarım, kulağıma fısıldadı!
Dudaklarım, orada değildi.
Dudaklarıma ellerim söyledi!
Ellerim gözlerimin üzerindeydi.
Ellerim görmedi! Ellerim orada değildi!
Sırtım oraya dönüktü, herşeyi o gördü!
ama anlamadı.
Bacaklarım ona yardım etti, titredi!
Haberi ellerime o verdi!

Sonra herkes sustu!
ve
Kalbim dedi ki ;
ayrıntılar orada olmasa da, ben oradaydım!

Sen sustun!
Ben sadece onu gördüm.

Özlem Ereker.

17 Temmuz 2012 Salı

Bitti(m)...


Dün sabah rimelim bitti.
Geçen gün de House bitmişti.
Zaten buzdolabındaki tüm meyveleri yemiştim.
Bir de tüm biraları içtim.
1 litre su, 1 şişe bira bıraktım.
Önce tüm evi dağıttım.
Dizeli yıkadım.
Sonra bol bol öptüm.
Son günlerde, belgeselleri bira içip sızana kadar izledim.
Salonda yattım.
Çiçek kurur gibi oldu onu suladım.
Hamburger’in suyuna baka baka hayatına şaştım.
Bol Bol kitap kapaklarına bakıp, hiçbirini okumadım.
Donla gezdim, kafaya da bişey takmadım.
Dönele dönele, dolaştım.
Çalıştım, çalıştım, çalıştım…
Bunun için rimelim bitti.
Sonra da ben…Toplantı bitti.
Masamı topladım.
Derin geldi, her şey bitti.
Annemle bi bira ictim.
Boş rimeli attım.
Hepinizden bir şey aldım.
Sonun da gittim.


Gidiş belki de dönüştür…hepinizi öptüm.
29.06.2012

14 Kasım 2011 Pazartesi

Acil (degil)

Acil demisken, akla ilk gelen;
-adınız?
-soyadınız?
-yasınız?
-hımmm...
-bir saniye lütfen!sisteme giriş yapıyorum...
....
-tamam, siz dışarıda biraz bekleyin biz sizi cağıracağız. Tesekkürlerrr...
İlk akla gelenler bundan ibaret, bilesiniz!

Atesten zaten hayal meyal duyduklarıma cevap verirken aklımdan soruların anlamsızlığı geçerken aynı oyunun içinde buldum kendimi, o halde "sorularımın yanıtını kendim bulma oyunu" oynayarak geçirdim, beni cagirma vaktini. Ve o kurtulus sesinin bombos koridorda yankilanan sesini duydum;
"Sayin Özlem Ereker, sayin OZLEM Ereker acil bankosuna LUTFEEN!"
Bu aciliyette sayin demelerini takdir ile karsiladiktan sonra iki büklüm, kendimi tanıtarak gösterdikleri sedyeye ayakkabılarımı çıkararak uzandım, ve tekrar...
-adınız?
-soyadınız?
Ve nihayet
-şikayetiniz?
Çin'de Türk'e rastlamış müslüman edasıyla sarıldım soruya;
-ateşim var, üşüyorum...ama neyim var bilmiyorum. Diyerek topu onlara atmak ve artık kimliğimi unutmak istercesine gözlerimi kapadim. Birde çok derinlerden duyduklarıma cevap vermenin gereksizliği oturdu üzerime.
-şurası?..
-ya burası?...
-peki ya şöyle yapınca?...
-acı var mı?boğazın ağrıyor mu?
.....
-emin misin?!!hııı!!
Ve sessizlik!
Atesimi ölçüp, hakikaten tek problemimin ateş olduğuna emin olduklarında, artık gerçekten hastaydım!
Ve tekerlekli sandalye armasını başarıyla hak etmiştim.
Röntgen, idrar, kan tahliline gidecek aracı alın terimle kazanmıştım! Gerisi bir uyur bir uyanık geçti geçmesine de her bir aşaması gözlerimi yaşarttı doğrusu, hele o idrar verme;
Lanet duvar aynasında kendimi görene kadar herşey iyi gidiyordu, ta ki o yansıma karşıma gelip;
-şşiiiit napıyorsun?ayakta bile duramıyorsun nası denk getireceksin!!
Diyene dek; o saniye ellerim titremeye, gözlerim bulanmaya başladı!
Geçti, gececek...
Bi gayret hak ettiğim o sandalyedeydim yine, elimde yarı denk gelmiş zafer kutum ile ha..her ne kadar hak ettimse de bir o kadar anlamsız! beni süren o adam için tüm bu olanlar, doktorlardan cok onu ikna etmem gerekiyormuş hasta olduğuma, hissiyati var içimde her nedense!
Ellimde kutum, gözlerim kapalı...
Röntgen faslı ayrı bir komedi harikası, bayram bayram sen misin o hasta bakiim? kim? Bu mu? iyi.
-içeri gelsin!
-hadi gir.
-olur. -Toplasan 3 kişiyiz-
Neyse, derken başıma geleceği biliyorum ya,  illa soracak;
-içinde sütyen var mı?
Var desen ayrı...tabii ki yok!hesapladık da geldik desen ayrı...incecik bir tişört ile karşısında tir tir titrerken, hiç bozuntuya vermeden kaşları hala havada,
-kolye var mı?
-metal bişey?
-sütyen yoktu di mi?
-yok abi, içimde hiç bisey yok!bu tişört bide ben!iyi mi?çek sunu da gidelim...
-tırrrt.tıırt. çıkabilirsin.
Odadan yürüyerek çıkıp, hak ettiğim sandalye ve gözlerim kapalı...
Başladığım noktaya sapasağlam gelmenin huzuru/bitkinliği, arasında bekleme sedyesine yatırılırsın. Tam bir oh çekmek üzereyken hemsire gelir tekrar ateşini ölçer, hımmm hala yüksek der tek kaşı havadadır...söyleyebilecek hiç birşey yok! uyu Özlem, kapa gözlerini bu kabus bitecek.
Biraz kendime gelip gözümü açtığımda serum yarıya inmiş saat gece üç olmuş ve kabus kaldığı yerden devam etmektedir, hemşire her 20 dakikada bir en az dört kere ateşimi ölçüp böyle olmayacağına karar verdikten sonra 2 adet hapi yutmam için tekrar kaldırır beni. 20 dakika sonra iste hayatımın en anlamsız en saçma en akıl almaz ani ile yüz yüzeydim!! Her ne kadar vücudum yanıyor olsa da, beynim ise bunu kabul etmeyip donduğumu söylese de o hemşire ellerinde buz aküleriyle karşımda duruyordu! yok bu böyle olmayacak derken, gözümün önünden geçen sahnelere ben bile inanamadim ve o buz zımbırtıları...o hemşireye...yooo...yooo..ona değil benim koltuk altlarıma girmişti bile!

Bu kadar savunmasız kaldığım,
nadir anlardan birkaçını,
Aynı güne denk getirmek zor işti her ne de olsa!!
tebrikler!
Sizin de...
KURBAN BAYRAMINIZ kutlu olsun!

Sonra ne mi oldu?
-35 derece ile taburcu oldum.
Hastalık; belli değil viral bişey herhal.
Sonuç; antibiyotik al üstüne bir de ishal ol.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Oyun?

Evet evet! 
Biliyorum ben bu oyunu! 
Korebeydi degil mi? Ozellikle yarim baglayip gozlerini alttan gorebildigini caktirmadan, yakalayamamaca! 

Haaa...tabii yaa, saklanbac olmali; kosebucak, en gizli yere, en kisa zamanda saklanmaca! 1...2...3...puf!SOBE

Dalya olabilir? Abuk sabuk ust uste konmasi zor tum taslari dizip, koca bir topla yikilisini izlemek! 

Ebe olmasin yoksa! Kan ter icinde dokunup, EBESIIIN!ebe! Simdi ne bok yersen yeee... 

TABU?anlatabilecegin zaten 3 kelime varken, 5 yasakli kelimeyi asla soyleme... 

Istop! At ve kac!vur ve kos hikayesi? 
Yokk yokkk, olsa olsa ortada SICAN!bu. 

TIP? 
Doktorculuk?tabii sen doktor ben HASTA
El el ustunde kimin eli var? 
Isim-sehir- HAYVAN
Kim-kiminle-nerede-ne yapiyor? 
Bilmece bildirmece? 
Ben yandim sen yanma? 
Kendi dusen aglamaz? 
Uzun ESSEK

Himm... 
Hayat mi? 
Haaa...bu oyunu ben bilmiyorum. Kucukken hic oynamamisim! 

Ne yani fasulyeden miyim simdi?? 

Sevgiler,

28 Nisan 2011 Perşembe

Önce pisidim, sonra kösüdüm...






Birşeyler olup bitiyor, günler çabucak geçiyor bu ara...Ve havalar bir türlü ısınmıyor. Tek peşimden koşmayan, zamanı kovalamayan o sanırım.

Geceler pek bir sessizleşti, sönük ışıkların sebebi su kirli arkaya bakan camdan olmalı... Sessizlik terastan uzanıyor; su karsımdaki terastan, gece gündüz duvarları dinleyen kuzu kopek yok son zamanlarda. Yıl da bitmiş gibi zaten, yaz da gelmiyor uzun zamandır. Pek ilgilenmedim ben de su duvarla; boyaları dökülmüş, kazınmış gibi geldi bana.

Bir tuttuğum takim iyi bu aralar bana, onu da layıkıyla takdir edemedim son zamanlarda.(En büyük fener!)


Ya su masamdaki sentetik tiner; batar durur gözüme. 
Niye hiç kullanılmamış halde 3 senedir taşırım ki oraya, buraya?
Atasım var. Bu gece çözünsün gittiği yerde, hatta ne yarsa yapsın! 
Dursun isterse masamda...




Yarın için verdiğim tüm sözleri bile unuttum şimdiden. Tek tek gelirlerse bir kavanoza koyup sentetik olmayan kokusuz terebentinle yakacağım gün dogmadan. O da ötekinin yanında dik dik bakar zaten. Kumaş boyalarımı, heykel yapmak için kalemliğimi süsleyen ivirlarimi, pis fırçalarımı, kağıt gemimi, dünden kalan lekelerimi ellemem ama. Hem kime ne onlardan? O grileşmiş fırça suyunu da dökmem haa; rengi güzel.

Demin düşündüm daha kediyi, ittim masadan indi. Kim bilir ne dedi arkamdan? O kadar hayırsızım bugüne. Zaten ısınmayan havaya tiltim. Hâlbuki hiç sevmem sıcağı, gelmeyeceği varsa da varsın gelmesin.

Arabadan inip öyle kendimden bihaber girerken apartmana, Adıgüzel'le o hiç gerek olmayan muhabbetimi de etmedim. O da bakmadı ya yüzüme...neyse!

Yattım uyuyamadım, kalktım gözümü açamadım. Su bir soğudu, bir ısındı; bir turlu ayarlayamadım.

Su kaplumbağaları bile kıçlarını dönüp bir bakmadılar ya, kurtçuklarını kafalarına attım, üstüne gülmedim bile. Sonra ittiğim kediyi aradım evde, öyle boş baktı ki suratıma, aman git başımdan be! diye söndürdüm ışığını odanın.

Karsımda duran saçma sapan tellere sardım kafamı.

Sonra bi sakinledim...

Bi durdum...

Pencereden gelen ılık havayı çektim içime.

Ve dedim ki o pis cama yansıyana; "yoksa ya la! Ben mi tuhafım bu ara?"
"YoOo...yooo...Ben bu gelmeyen yazın yorgunuyum, yoksa bir lafım yok bahara."


28 Nisan 2011
00:14
--
özlemereker

17 Mart 2011 Perşembe

bahar da geliyor ya...

Bazen sessiz kalmalı, hayat bize ne diyor dinlemeli...

Derin bir nefes alıp, gökyüzüne çevirip yüzü, uçan kuşlardan başlamalı her yeni güne.

Bu sabah böyle başladı.

İçimi; önce kaldırım taşlarından başladım dökmeye; tane tane yağan küçük beyaz, gitgide büyüyen soğuk karları boşalttım taşlara. Her geçen araba amaçsızca üzerinden geçerek, su gibi yapsın, eritsin diye. Onları izlerken, giriş katlarına bıraktım içimdeki karanlığı, depolara, perdeleri henüz açılmamış odalara. Balkonlarda çığlık sesleri takılıp kalmıştı. Bir sandalye çekip biraz dinlendim o terasta, bir sessizlik bürümüştü; aldım yanıma. Çıktım çatılara, en gereksiz içimde patlayan gücü verdim çatılara, her bir kiremide dokunarak ulaştım antenlere. Kablolara tutundum, içlerine fısıldadım; kafamın içindeki anlamsız, sürekli konuşan, ıvır vızır ne varsa, tüm sesleri akıttım telefon kablolarına. Arada çakan görüntüleri; korku, gerilim, drama, aşk, hüzün, ne varsa hepsini toplayıp dağıttım televizyon kanallarına. Sonra derin bir nefes aldım; içimde açılan tüm boşluklara doldurarak temiz havayı. 

Başımı hafifçe kaldırıp, parçalı bulutlara açtım gözümü. Umutlarımı attım üstlerine ve bu sabah özgür bir kuşun kanadına takılarak başladım bu günüme. 

Bugün,
Yollardan akan suları, gereksiz karanlık odaları, garip sesler çıkan balkonları,
Huzurlu terasları, telefon hatlarına karışan anlamsız sesleri,
Hiç bilmediğiniz sinema filmlerini,
Kafanızı kaldırıp baktığınızda, sizi alıp bir yerlere götüren o parçalı bulutları,
Havada süzülen o özgür kuşları,
ben yarattım bu sabah.

Hayat bazen ona ne verirsek, onu yazıyor.
Bu sabah anladım ki çözemediğimiz içimizde kalan her şey/duygu doğada çözülüyor. 

Bahar da geliyor ya, salın gitsin içinizde ki karanlıkları, soğuk karları...bir yerlere koyamadığınız ıvır zıvırları salın ki yeşersin bahar dalları!



--
özlemereker

7 Şubat 2011 Pazartesi

Ellerin ve dokunduğu yerler...

bir Şubat karının ortasında, güneşin içini ısıtması gibi,

tek başına yürürken, aklındaki bin bir türlü soru ve cevaba hayretle bakarken,
arada gülümsemek gibi,

hatta herkes alakasız bir şeyler söylerken ve sen o alakasız şeylere
gülümserken,
gözünden düşen iki damla yaşa hakim olamamak gibi;
hatta ve hatta bu hissettiğinle gurur duymak gibi,

durduramadığın, içinden geçenlere hakim bile olmak istemediğin zamanlar gibi,

bunca geçen zamana rağmen, daha dün elini sallayıp arkana bile
bakmadan gittiğin günü, kucağında hissetmek gibi,

hem öfke gibi, hem teslimiyet gibi,

sevgilinin seni terk edişini izlerkenki anlamsızlık gibi,

bir saat öncesine, bir dakika öncesine dönmek için dünyaları vaat
ettiğin gün gibi,

artık yetişkinliğini kabullenmek gibi,

herkesi sevdiğini hissettiğin gün, bu gün gibi,

etrafında tanıdığın alakalı alakasız insanların hayatlarından sana
haber vermenin inanılmaz yükü gibi,

gece sabahı beklemenin huzursuzluğunu, sabah ilk nefesinde yenebilmek gibi,

anneni, başka bir ses tonuyla aramak neden aradığını anlatamak gibi,

babanı, o gün yıllardır konuşmamışsın gibi arayıp, "nasılsın baba!"
demek gibi...

7 yasında bir çocuğun, sadece resim yaparak kutlayabileceği bir doğum
günü olduğunu bilmesi/tahmin etmesi/onu kabul etmesi gibi,

Frodo'yu izlerken seni görmek gibi...

bu günü, 200 kişi arasında sessiz sedasız kutlayabilmek gibi...

en garibi de, bu satırları yazıp işine geri dönebilecek kadar olan,
gerçek yaşam!

" Doğdun, büyüdün olabildiğin en yüksek mevki belki de Abiliğin idi."
bil ki onu da en layığı ile yerine getirdin.

Bu günüm benim.
bu günüm bana.
bu günümdeki her şey de sana, armağan olsun!

7 Şubat 2011
"ne mutlu ki hala ellerinin dokunduğu yerlerdeyim..."


özlemereker