24 Ocak 2015 Cumartesi

kaçıncı perde?


Görmedim!
Dudaklarım, kulağıma fısıldadı!
Dudaklarım, orada değildi.
Dudaklarıma ellerim söyledi!
Ellerim gözlerimin üzerindeydi.
Ellerim görmedi! Ellerim orada değildi!
Sırtım oraya dönüktü, herşeyi o gördü!
ama anlamadı.
Bacaklarım ona yardım etti, titredi!
Haberi ellerime o verdi!

Sonra herkes sustu!
ve
Kalbim dedi ki ;
ayrıntılar orada olmasa da, ben oradaydım!

Sen sustun!
Ben sadece o anı gördüm.

Özlem Ereker.

17 Temmuz 2012 Salı

Bitti(m)...


Dün sabah rimelim bitti.
Geçen gün de House bitmişti.
Zaten buzdolabındaki tüm meyveleri yemiştim.
Bir de tüm biraları içtim.
1 litre su, 1 şişe bira bıraktım.
Önce tüm evi dağıttım.
Dizeli yıkadım.
Sonra bol bol öptüm.
Son günlerde, belgeselleri bira içip sızana kadar izledim.
Salonda yattım.
Çiçek kurur gibi oldu onu suladım.
Hamburger’in suyuna baka baka hayatına şaştım.
Bol Bol kitap kapaklarına bakıp, hiçbirini okumadım.
Donla gezdim, kafaya da bişey takmadım.
Dönele dönele, dolaştım.
Çalıştım, çalıştım, çalıştım…
Bunun için rimelim bitti.
Sonra da ben…Toplantı bitti.
Masamı topladım.
Derin geldi, her şey bitti.
Annemle bi bira ictim.
Boş rimeli attım.
Hepinizden bir şey aldım.
Sonun da gittim.


Gidiş belki de dönüştür…hepinizi öptüm.
29.06.2012

14 Kasım 2011 Pazartesi

Acil (degil)

Acil demisken, akla ilk gelen;
-adınız?
-soyadınız?
-yasınız?
-hımmm...
-bir saniye lütfen!sisteme giriş yapıyorum...
....
-tamam, siz dışarıda biraz bekleyin biz sizi cağıracağız. Tesekkürlerrr...
İlk akla gelenler bundan ibaret, bilesiniz!

Atesten zaten hayal meyal duyduklarıma cevap verirken aklımdan soruların anlamsızlığı geçerken aynı oyunun içinde buldum kendimi, o halde "sorularımın yanıtını kendim bulma oyunu" oynayarak geçirdim, beni cagirma vaktini. Ve o kurtulus sesinin bombos koridorda yankilanan sesini duydum;
"Sayin Özlem Ereker, sayin OZLEM Ereker acil bankosuna LUTFEEN!"
Bu aciliyette sayin demelerini takdir ile karsiladiktan sonra iki büklüm, kendimi tanıtarak gösterdikleri sedyeye ayakkabılarımı çıkararak uzandım, ve tekrar...
-adınız?
-soyadınız?
Ve nihayet
-şikayetiniz?
Çin'de Türk'e rastlamış müslüman edasıyla sarıldım soruya;
-ateşim var, üşüyorum...ama neyim var bilmiyorum. Diyerek topu onlara atmak ve artık kimliğimi unutmak istercesine gözlerimi kapadim. Birde çok derinlerden duyduklarıma cevap vermenin gereksizliği oturdu üzerime.
-şurası?..
-ya burası?...
-peki ya şöyle yapınca?...
-acı var mı?boğazın ağrıyor mu?
.....
-emin misin?!!hııı!!
Ve sessizlik!
Atesimi ölçüp, hakikaten tek problemimin ateş olduğuna emin olduklarında, artık gerçekten hastaydım!
Ve tekerlekli sandalye armasını başarıyla hak etmiştim.
Röntgen, idrar, kan tahliline gidecek aracı alın terimle kazanmıştım! Gerisi bir uyur bir uyanık geçti geçmesine de her bir aşaması gözlerimi yaşarttı doğrusu, hele o idrar verme;
Lanet duvar aynasında kendimi görene kadar herşey iyi gidiyordu, ta ki o yansıma karşıma gelip;
-şşiiiit napıyorsun?ayakta bile duramıyorsun nası denk getireceksin!!
Diyene dek; o saniye ellerim titremeye, gözlerim bulanmaya başladı!
Geçti, gececek...
Bi gayret hak ettiğim o sandalyedeydim yine, elimde yarı denk gelmiş zafer kutum ile ha..her ne kadar hak ettimse de bir o kadar anlamsız! beni süren o adam için tüm bu olanlar, doktorlardan cok onu ikna etmem gerekiyormuş hasta olduğuma, hissiyati var içimde her nedense!
Ellimde kutum, gözlerim kapalı...
Röntgen faslı ayrı bir komedi harikası, bayram bayram sen misin o hasta bakiim? kim? Bu mu? iyi.
-içeri gelsin!
-hadi gir.
-olur. -Toplasan 3 kişiyiz-
Neyse, derken başıma geleceği biliyorum ya,  illa soracak;
-içinde sütyen var mı?
Var desen ayrı...tabii ki yok!hesapladık da geldik desen ayrı...incecik bir tişört ile karşısında tir tir titrerken, hiç bozuntuya vermeden kaşları hala havada,
-kolye var mı?
-metal bişey?
-sütyen yoktu di mi?
-yok abi, içimde hiç bisey yok!bu tişört bide ben!iyi mi?çek sunu da gidelim...
-tırrrt.tıırt. çıkabilirsin.
Odadan yürüyerek çıkıp, hak ettiğim sandalye ve gözlerim kapalı...
Başladığım noktaya sapasağlam gelmenin huzuru/bitkinliği, arasında bekleme sedyesine yatırılırsın. Tam bir oh çekmek üzereyken hemsire gelir tekrar ateşini ölçer, hımmm hala yüksek der tek kaşı havadadır...söyleyebilecek hiç birşey yok! uyu Özlem, kapa gözlerini bu kabus bitecek.
Biraz kendime gelip gözümü açtığımda serum yarıya inmiş saat gece üç olmuş ve kabus kaldığı yerden devam etmektedir, hemşire her 20 dakikada bir en az dört kere ateşimi ölçüp böyle olmayacağına karar verdikten sonra 2 adet hapi yutmam için tekrar kaldırır beni. 20 dakika sonra iste hayatımın en anlamsız en saçma en akıl almaz ani ile yüz yüzeydim!! Her ne kadar vücudum yanıyor olsa da, beynim ise bunu kabul etmeyip donduğumu söylese de o hemşire ellerinde buz aküleriyle karşımda duruyordu! yok bu böyle olmayacak derken, gözümün önünden geçen sahnelere ben bile inanamadim ve o buz zımbırtıları...o hemşireye...yooo...yooo..ona değil benim koltuk altlarıma girmişti bile!

Bu kadar savunmasız kaldığım,
nadir anlardan birkaçını,
Aynı güne denk getirmek zor işti her ne de olsa!!
tebrikler!
Sizin de...
KURBAN BAYRAMINIZ kutlu olsun!

Sonra ne mi oldu?
-35 derece ile taburcu oldum.
Hastalık; belli değil viral bişey herhal.
Sonuç; antibiyotik al üstüne bir de ishal ol.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Oyun?

Evet evet! 
Biliyorum ben bu oyunu! 
Korebeydi degil mi? Ozellikle yarim baglayip gozlerini alttan gorebildigini caktirmadan, yakalayamamaca! 

Haaa...tabii yaa, saklanbac olmali; kosebucak, en gizli yere, en kisa zamanda saklanmaca! 1...2...3...puf!SOBE

Dalya olabilir? Abuk sabuk ust uste konmasi zor tum taslari dizip, koca bir topla yikilisini izlemek! 

Ebe olmasin yoksa! Kan ter icinde dokunup, EBESIIIN!ebe! Simdi ne bok yersen yeee... 

TABU?anlatabilecegin zaten 3 kelime varken, 5 yasakli kelimeyi asla soyleme... 

Istop! At ve kac!vur ve kos hikayesi? 
Yokk yokkk, olsa olsa ortada SICAN!bu. 

TIP? 
Doktorculuk?tabii sen doktor ben HASTA
El el ustunde kimin eli var? 
Isim-sehir- HAYVAN
Kim-kiminle-nerede-ne yapiyor? 
Bilmece bildirmece? 
Ben yandim sen yanma? 
Kendi dusen aglamaz? 
Uzun ESSEK

Himm... 
Hayat mi? 
Haaa...bu oyunu ben bilmiyorum. Kucukken hic oynamamisim! 

Ne yani fasulyeden miyim simdi?? 

Sevgiler,

28 Nisan 2011 Perşembe

Önce pisidim, sonra kösüdüm...






Birşeyler olup bitiyor, günler çabucak geçiyor bu ara...Ve havalar bir türlü ısınmıyor. Tek peşimden koşmayan, zamanı kovalamayan o sanırım.

Geceler pek bir sessizleşti, sönük ışıkların sebebi su kirli arkaya bakan camdan olmalı... Sessizlik terastan uzanıyor; su karsımdaki terastan, gece gündüz duvarları dinleyen kuzu kopek yok son zamanlarda. Yıl da bitmiş gibi zaten, yaz da gelmiyor uzun zamandır. Pek ilgilenmedim ben de su duvarla; boyaları dökülmüş, kazınmış gibi geldi bana.

Bir tuttuğum takim iyi bu aralar bana, onu da layıkıyla takdir edemedim son zamanlarda.(En büyük fener!)


Ya su masamdaki sentetik tiner; batar durur gözüme. 
Niye hiç kullanılmamış halde 3 senedir taşırım ki oraya, buraya?
Atasım var. Bu gece çözünsün gittiği yerde, hatta ne yarsa yapsın! 
Dursun isterse masamda...




Yarın için verdiğim tüm sözleri bile unuttum şimdiden. Tek tek gelirlerse bir kavanoza koyup sentetik olmayan kokusuz terebentinle yakacağım gün dogmadan. O da ötekinin yanında dik dik bakar zaten. Kumaş boyalarımı, heykel yapmak için kalemliğimi süsleyen ivirlarimi, pis fırçalarımı, kağıt gemimi, dünden kalan lekelerimi ellemem ama. Hem kime ne onlardan? O grileşmiş fırça suyunu da dökmem haa; rengi güzel.

Demin düşündüm daha kediyi, ittim masadan indi. Kim bilir ne dedi arkamdan? O kadar hayırsızım bugüne. Zaten ısınmayan havaya tiltim. Hâlbuki hiç sevmem sıcağı, gelmeyeceği varsa da varsın gelmesin.

Arabadan inip öyle kendimden bihaber girerken apartmana, Adıgüzel'le o hiç gerek olmayan muhabbetimi de etmedim. O da bakmadı ya yüzüme...neyse!

Yattım uyuyamadım, kalktım gözümü açamadım. Su bir soğudu, bir ısındı; bir turlu ayarlayamadım.

Su kaplumbağaları bile kıçlarını dönüp bir bakmadılar ya, kurtçuklarını kafalarına attım, üstüne gülmedim bile. Sonra ittiğim kediyi aradım evde, öyle boş baktı ki suratıma, aman git başımdan be! diye söndürdüm ışığını odanın.

Karsımda duran saçma sapan tellere sardım kafamı.

Sonra bi sakinledim...

Bi durdum...

Pencereden gelen ılık havayı çektim içime.

Ve dedim ki o pis cama yansıyana; "yoksa ya la! Ben mi tuhafım bu ara?"
"YoOo...yooo...Ben bu gelmeyen yazın yorgunuyum, yoksa bir lafım yok bahara."


28 Nisan 2011
00:14
--
özlemereker

17 Mart 2011 Perşembe

bahar da geliyor ya...

Bazen sessiz kalmalı, hayat bize ne diyor dinlemeli...

Derin bir nefes alıp, gökyüzüne çevirip yüzü, uçan kuşlardan başlamalı her yeni güne.

Bu sabah böyle başladı.

İçimi; önce kaldırım taşlarından başladım dökmeye; tane tane yağan küçük beyaz, gitgide büyüyen soğuk karları boşalttım taşlara. Her geçen araba amaçsızca üzerinden geçerek, su gibi yapsın, eritsin diye. Onları izlerken, giriş katlarına bıraktım içimdeki karanlığı, depolara, perdeleri henüz açılmamış odalara. Balkonlarda çığlık sesleri takılıp kalmıştı. Bir sandalye çekip biraz dinlendim o terasta, bir sessizlik bürümüştü; aldım yanıma. Çıktım çatılara, en gereksiz içimde patlayan gücü verdim çatılara, her bir kiremide dokunarak ulaştım antenlere. Kablolara tutundum, içlerine fısıldadım; kafamın içindeki anlamsız, sürekli konuşan, ıvır vızır ne varsa, tüm sesleri akıttım telefon kablolarına. Arada çakan görüntüleri; korku, gerilim, drama, aşk, hüzün, ne varsa hepsini toplayıp dağıttım televizyon kanallarına. Sonra derin bir nefes aldım; içimde açılan tüm boşluklara doldurarak temiz havayı. 

Başımı hafifçe kaldırıp, parçalı bulutlara açtım gözümü. Umutlarımı attım üstlerine ve bu sabah özgür bir kuşun kanadına takılarak başladım bu günüme. 

Bugün,
Yollardan akan suları, gereksiz karanlık odaları, garip sesler çıkan balkonları,
Huzurlu terasları, telefon hatlarına karışan anlamsız sesleri,
Hiç bilmediğiniz sinema filmlerini,
Kafanızı kaldırıp baktığınızda, sizi alıp bir yerlere götüren o parçalı bulutları,
Havada süzülen o özgür kuşları,
ben yarattım bu sabah.

Hayat bazen ona ne verirsek, onu yazıyor.
Bu sabah anladım ki çözemediğimiz içimizde kalan her şey/duygu doğada çözülüyor. 

Bahar da geliyor ya, salın gitsin içinizde ki karanlıkları, soğuk karları...bir yerlere koyamadığınız ıvır zıvırları salın ki yeşersin bahar dalları!



--
özlemereker

7 Şubat 2011 Pazartesi

Ellerin ve dokunduğu yerler...

bir Şubat karının ortasında, güneşin içini ısıtması gibi,

tek başına yürürken, aklındaki bin bir türlü soru ve cevaba hayretle bakarken,
arada gülümsemek gibi,

hatta herkes alakasız bir şeyler söylerken ve sen o alakasız şeylere
gülümserken,
gözünden düşen iki damla yaşa hakim olamamak gibi;
hatta ve hatta bu hissettiğinle gurur duymak gibi,

durduramadığın, içinden geçenlere hakim bile olmak istemediğin zamanlar gibi,

bunca geçen zamana rağmen, daha dün elini sallayıp arkana bile
bakmadan gittiğin günü, kucağında hissetmek gibi,

hem öfke gibi, hem teslimiyet gibi,

sevgilinin seni terk edişini izlerkenki anlamsızlık gibi,

bir saat öncesine, bir dakika öncesine dönmek için dünyaları vaat
ettiğin gün gibi,

artık yetişkinliğini kabullenmek gibi,

herkesi sevdiğini hissettiğin gün, bu gün gibi,

etrafında tanıdığın alakalı alakasız insanların hayatlarından sana
haber vermenin inanılmaz yükü gibi,

gece sabahı beklemenin huzursuzluğunu, sabah ilk nefesinde yenebilmek gibi,

anneni, başka bir ses tonuyla aramak neden aradığını anlatamak gibi,

babanı, o gün yıllardır konuşmamışsın gibi arayıp, "nasılsın baba!"
demek gibi...

7 yasında bir çocuğun, sadece resim yaparak kutlayabileceği bir doğum
günü olduğunu bilmesi/tahmin etmesi/onu kabul etmesi gibi,

Frodo'yu izlerken seni görmek gibi...

bu günü, 200 kişi arasında sessiz sedasız kutlayabilmek gibi...

en garibi de, bu satırları yazıp işine geri dönebilecek kadar olan,
gerçek yaşam!

" Doğdun, büyüdün olabildiğin en yüksek mevki belki de Abiliğin idi."
bil ki onu da en layığı ile yerine getirdin.

Bu günüm benim.
bu günüm bana.
bu günümdeki her şey de sana, armağan olsun!

7 Şubat 2011
"ne mutlu ki hala ellerinin dokunduğu yerlerdeyim..."


özlemereker

4 Kasım 2010 Perşembe

Mektup. "bir akşam masalı"

Pireler ve devler, kayboldular,
Pireler uyudu, devler magralarına gitti...
Bi böcekler kaldı, dolanıp duruyorlar, karanlıkta o köşeden bu köşeye kaçışıp duruyorlar!
Bir de ben var.
yarı aydınlık ışığın altında.

Yazmaya giden, ellerim var birde.
Onlar, halden de anlamazlar, yazmak bir geldi mi!! aslan kesilir, laf anlamazlar.

yarı uyanık gözlerim...onlar yok mu!
Elbette görmekteler olup biteni.
Ama zavallıların dilleri bile yok,
Seyirci kalmaktalar.

sonra kulaklarım!
Gözlerin yarı uyumasını saglamaktalar şimdi.
En cok calısan onlar. Azimle kapakları bir acıp kapatmaktalar, yogunlar anlayacağın.

Dilim desen,öyle bir küsmüş ki olup bitenlere...
yaslanmış dişlerimin arasına, sesi solugu cıkarmamakta dısarı...

Ne zorluklara katlanmıs ah şurada duran yüreğim, en cok ona borçluyuz ama bilmez ki o olmadan pek de rahat yaşarız.
Yok çekip gitmemekte kararlı. Oturur durur dizimin dibinde.

Eğilip bükülüp, etrafı izleyen boynuma ne demeli, taşır üzerinde ki yükü taşımaya da, belli ki huzursuz üst kattaki takırtı tukurtulardan...

Ah zavallı kafam benim!!
Oda burada olmaz mı!
Bi türlü yerleşemedi senelerdir, taşıyıp durur eşyaları, o köşeden...bu köşeye.

Amaann hiç sorma karnımı, hep hasta!
Bi kıramp girdi diyo, bi bulandı diyo!
Psikolojik diyorum ben,
O kalbimden şikayetçi, seslerden bunaldın diyorum.
anlamıyo...

Hepimizin şikayetçisi mi? ahh, sorma onları,
Ayaklarım işte yuvarlanıp gidiyo...laftan sözden anlamıyor bu aralar. Bacakları bekçi diktim tepelerine. Tuttugu kadar tutuyorlar ayakta.

Omuzlar desen, biri bir şeytana uydu, biri desen bir melek!!!

Sırtımsa dimdik şimdilik maşallah! Degme adamlara taş çıkarır. Almış bir yükü işine bakıyor.

Aklım!
O yerinde  allaha şükür.
İşini bilen bi o var şimdilik.
Bizde güvendik bakalım düştük peşi sıra gitmekteyiz.

Yazık!
bir ses var içimde, daha ergen!
Ne dediği belli, ne de çıktığı!!
kendi halinde komşu komşu gezmekte.

Ha!kedim mi o iyi,
Tepemde gezinmekte...
çok şükür agzı var da dili yok!

ama, bir gölge var ki peşim de bir bırakmadı ki,
Oturup kalayım bir başıma!




04112010

15 Ekim 2010 Cuma

o malum atasözüne hitaben...

Benim de iyi olmadığım, hiç anlamadığım şeyler var...yok mu!!

Sen kardeşim, aldın yan marketten bir şarap almaya da içicen. İyi, hoş. Hiç mi anlamazsın o şişe alındıktan sonra içilmiyo!
Açılacak elbet...
O hanım efendi razı olup kollarını şişeye, girme hazzıyla havaya bi kaldırsa diye girmedigim pozisyon kalmadı!
Ordan denedim ı ıh burdan ı ıh derken tekrarlardan bi müddet sonra ben ümidi mi kaybetmek üzere, baska Miller şişelerinln hayaline dalmışken, bi anda bi bak sen, kollar havada! Yok güzelim o öyle değil indir bakalım kolları derken pıt! Sen şişe açıl...o koku yayıl...hah dedim olay buymuş.
Sen koyarsın sebzenin yanın da salak salak, içersin dolu bi bardak...derken vakit olmus tabak kaldırılırken, hah dedim geldik mi yol ayrımına, kaldık 3 kişi, biri tahtan habersiz prenses, biri kendini beğenmiş bir şişe, biri de tanımsız mantar! Şimdi kim kimin içine girecek göreceğiz...ulan dedim bi kendime dönüp, içemedin mi de şu mereti bilmezsin sonun da ne bok yiyeceğini....mantarı alır elime o zerafetle cıktıgı şişeye sokar, elinin tersiyle itmek koşuluyla zorlarsın zorlamaya da, girmez ki meret...lan burdan cıkmadı mı ne ki....dlye, derken...haa havalanma mevzusu mu bu şarap olayı, o havalanırken mantarda bi yandan küçülüyo mu ki!olur mu öyle şey derken, gözümle hizaladıgım mantarın ters tarafını sokarsın şişeye, hah dur bak uydu bu!!derken ve bu kadar şeyin içinde kendime hayretle bakarken, yaptığım en aptalca şey o mantara bi de, girsin diye vurmak oldu!!!sen mantarın otu boku dökül şarabın içine!!yüz o güzelim benim içeceğim yudumlar da...off dedim hem bekar, hem yanlız, hem de atasözlerinden habersiz olmak insanı aptal ediyo...
Elinde kadeh tutması, içtikçe şişkinlik yapmaması iyi de... şarap sevenleri de...kınamıyorum da, 
şu twist off kapaklı biraların gözünü seveyim yaw...

özlemereker

30 Eylül 2010 Perşembe

Yağmur ile gelen...

Şükürler olsun iki üç damla yağdı kafamızın üstüne,
Gözlerimi kapatıp dinleyince tık..tık..tık.. açınca şıp...şıp...şıp... J
Etrafa bakınca, burdayımm...burdayım....

Sabah, bi huzur içinde uyanmış pencereden bakarken
birden bire, oramdan buramdan giren/çıkan rüzgarı hissettim.
Aniden ağaçlar sallanmaya, neşeyle soyunmaya başladılar gibi,
Bir o yana bir bu yana gidip etrafa yapraklarını saçıyorlardı.
Sırıttım! .
Sonra şöyle bir yola baktım ki,
Herkes bir dengesiz, sanki umulmadık bir fırtınaya yakalanmışcasına alla allah der gibi,
Hatta aldığım bir bilgiye göre uzmanlar, sürücülerin bu bölgelerde sabah ilk görmek
istedikleri kisilerle göz kontağını sağlayamama riskine hazırlıklı
olmalarını öneriyormuş...muş.

Kimi etek – atlet, kimi kazak – mont...
Kimi mutluluktan koşar adım, kimi nefretle kös kös,
Oh be dedim!
OH!
Herkes bi kendine gelsin herkes bi hissetsin bakalım gelip,
her yerine izinsiz dokunup kaçan rüzgarı.
Durduk yere kolumda bir acıyla irkildim!
Saşkın, anlamsız ve ifadesiz Diesel ile burun buruna geldik,
Oturmuş bana bakar,
-          “Hasta mısın be!!!” dedim öfkeyle.
-          “İiiiiyOOwwuuuuUUU” diye (kedisi olanlar bilir, sinirlenme sesi uzun ve içten, kulaklar geride) O bitmeyen sesten hemen sonra bakmaya devam, anlamsız anlamsız.
      Kaşlarım çatık git başımdan dedim!
-         "YOWWWUuuuuuu!!"
Derin bi OFF! Çekip sırıtmaya devam ettim.
Gözleri yarı kısık anlamsız öfke topuna, hem bak ne güzel hava noluyosun durduk yere cık..cık...söylenirken ben, 
gırrrr gıırrr gırrrrrrrrrrrr uyudu uyuyacak, mırlamaya başladı yanıbaşımda. Hah dedim. Salak!
Bi sen eksiktin. Anlamsız!

Derini servis beklerken izledim sonra, al birini vur ötekine,
Ağaç altında servis bekliyor ciddi ciddi yola bakıyor,
Sonra birden bire, durduk yere kafasını kaldırıp yukarı diliyle yağmur yakalamaya çalışıyor...
Olduğu yerde zıplamaya başlıyor... Sonra tekrar bi ciddiyet ve “nerde kaldı yahuu bu servis!!” demesiyle,
Tek kaşım havada ona bakakalan ben!

Takım elbiseli adamcağız oldukça ifadesiz, bir o kadar da tedirgin...şemsiyesiyle ilerliyor,
Tahminen diyorum kahvemi yudumlarken, uyanamadı J. Derken o beyfendi aklı başında adamcağız,
Ağzı bir dolu küfür ile yerinde tepinmeye başlıyor, o ne lan! diye hayretler içinde adama bakarken, 
paçasına sıçrayan tek bir çamur damlasını silkerek, yoluna aynı uyku seviyesinde devam!

Hah dedim bu sabah içimden, hah! İyice kafayı sıyırdınız iyi oldu size,
Öyle farkında olmadan yürürseniz hayata, elbette dürtecek arada!

30.09.2010
ozlemereker

30 Ağustos 2009 Pazar

SIKIŞMIŞ RUHUM BEDENİMİN İÇİNE!

Şu koca dünyada eni boyu daracık bir mekân vermişler; sığ sığabildiğin kadar. Oraya koysam olmuyor, buraya koysam durmuyor. Bir de bununla baş etmeye akıl diye bir bekçi koymuşlar; aman! kaçmasın kabından diye...

Eh! Anormal değil; bu kadar ıvır zıvır rüyalarla baş etmeye çalışmak. Yine sabaha karşı fırlamışlığım var yattığım yerden. Gece olmuş, arabama atlamış, güzel güzel arkadaşımdan kalkmış eve gelirken belliydi;
’Hayat ne güzel; iyi kullanırsan’ diye geçirmiştim içimden. Bir kaç gün önceden bile belliydi; arabada takmışım ipod’umu, dinlerken müziğimi teybimi çalan hırsıza inat, ölüm geldi aklıma. ‘Şimdi ölüp gitsem bu son dinlediğim şarkı mı?’ diye içlenmiştim.

Ondan mıdır nedir, içimde bir his iki gündür: hayat ne güzel aslında!

Derken sabaha karşı, fırladım yataktan. Elime aldım bir sigara, odanın ortasında öyle boş boş bakarken, geldi aklıma: ’Ay ne kadar sıkışmış bu ruh bu bedenin ardına!’

Nerden çıktı bu rüya şimdi: öyle ağlamıyorum da, ciddi ciddi düşünerek bir yerden evime gidiyorum.
Dur eve bir gideyim, üzerimi değiştireyim, herkesi arayayım, bir vedalaşayım! (meğer bir sebepten ölecekmişim ve bunu bana söylemişler). O kadar sakinim ki; ‘ne giysem ölürken, yok efendim eski püskü olsun da nasılsa atılacak da’, ‘Aman şöyle iyi bir banyo yapayım, şimdi herifin biri yatırıp yıkayacak, amannn! Off! ne sinir bozucu’ diye söylene söylene gidiyorum eve. Sonra, şunu mu arasam, bunu arasam mı, ay uzun zaman oldu, ne derim ki şimdi, ay dur şunu arayayım
Çok üzülür şimdi!
Ve sonra çok uzaklarda biri geliyor aklıma (eğer ölümden sonra bir yaşam varsa birazdan yanına gideceğim biri) ama rüya bu ya, o uzaklardaki birini ararsam onun gittiği yerden çok pahalıya konuşuluyormuş ve ben vazgeçiyorum.
Niye mi? Ben ölünce gelecek telefon parasından!
Allah allahh.

Ulan ara!
Ulan ara ve öl!
Ulan giy üstüne ne giyersen; ne önemi var.
Ulan ölüyorsun! Yat çamurlara kirlen; nasılsa yıkayacak o herif taşın üstünde!
Ulan bir sus!
Ulan kadın öl bir adam gibi; rahat rahat!

Yani anlayacağınız, bir ölümü, bir rüyada ben beceremedim. Bir türlü adam gibi ölemedim!
Hadi hepsini geçtim; ulan be beynim, bu bir rüya, yap ne yapacaksan, gör ne göreceksen!

Uyandım ve bu saatte (05.10 sabah namazıyla) kalktım. Odada sigara içerken ‘Hay!’ dedim ‘canı sağ olasıca ruhum ne sıkışmışsın sen o küçücük bedene.’
Şu bekçin bir olmasaydı da sıkıldıkça çıkıp çıkıp gezip gelseydin; beni de bir rahat bıraksaydın.
Ne güzel olmaz mıydı?

Haydi, bakalım hava da aydınlandı!
Yat uyu uyuyabilirsen!


30/08/2009
05:10

19 Şubat 2009 Perşembe

Nasılsın, iyiyim, ya sen!

Bazen sadece bir histir; gitmek, ardından üzülmek,
arabanı oraya buraya sürmek.

Bazen, orada duran her gün ki vazo zannederiz insanları; her gün ki karım, her zaman ki kocam, üniversiteli bebeğim, senelerdir annem, asırlardır babam...
Aman! Hepsi aynı arkadaşlarım, Uf! Bildiğim hayat, hep geçtiğim yolum,
kolum, bacağım, elim, yüzüm, her gün ki hayat, aynı ben.

Ta ki eskilerden biri çıkana kadar karşımıza;
- Ne kadar değişmişsin!
- AA! sen de! Tanıyamadım valla...
- AA! evlendin mi? Çocuk? Ne çabuk geçmiş hayat!
- Sen neler yaptın? Amerika’ya mı? AAAA! Ne zaman? Valla doğru, şiven bile değişmiş, annaaa

Ne bu şimdi!
Ne garip insanlarız biz. 70 milyon ne kadar benziyoruz birbirimize ve
her karşılaştığımızda şaşırıyoruz tanımadım valla diye.
Nasıl bir oyun ki bu, nasıl bir yalancılıktır bu.
Kimse farkında değil mi acaba. Çok değişiyoruz biz, yaşlanıyoruz, yeniden doğuyoruz. Her gün başka akşamlar olup yeni bir gün başlıyor hâlbuki. Farkında mı değiliz acaba. Değişen bir işimiz, yollarımız, arkadaşlarımız, annelerimiz ve babalarımız var.

Hayatın monoton ve sıkıcılığından, kendini aynı hissedenlerden bahsediyorum. Kimse söylemedi mi size; çok değişmişsin, baksana yüzüne,
şu çizgin var mıydı veya böyle bir gülümsemen, dışarıda ki araban, evin, karının saçları, kocanın yeni parfümü, sevgilinin aşkı, çocuğunun burnu, elinde ki telefon, teknoloji...

Hayat aynı, her gün aynı şeyler diyen insanlardan bıktım artık.
Hayat bırak aynı kalsın, sana ne, sen değiş. Zaten değişmişsin farkına var bari. Söylenme çık başka iş bul, sevgilini değiştir, başka birine âşık ol, sat arabanı başka bir araba al, yazıl bir kursa, al eline bir harita çık dağlara, hatta in dağdan aşağı. Hayat senin gitmediğin yerlerde değişir, hayat yapmadıklarında farklı; yazın hiç gitmediğin deniz soğuk, hiç tanışmadığın insanlar değişik, başkalarının patronları asıl kötü, başkalarının kocası çirkin, başka çocuklar çok yaramaz,
evleri dağınık, yemekleri kötü...

Dön, bir bak annenin suratına. Memesini emerken yüzünü okşadığın saçlarını çektiğin, koşarak kucağına atladığın annen mi?
Baban, ‘git bana mutfaktan su getir’ dediğin baban mı?
’Param yok ver’ dediğin, yüzüne kapıları çarptığın baban mı?
Ya sen?
Annenin; ‘bu aksam dışarı çıkmak yok!’ dediği misin?

Sende değişiyorsun, hayatta. Tek değişmeden orda öylece duran
içinde kullanmadığın hislerin, cesaretin, anıların, geçmişin, geleceğin. Sen onları kullanmaya başladıkça değişecekler...

Hayat mı?
Bırak ne yaparsa yapsın!

16 Ocak 2009 Cuma

Camda ki buğu

Sevgili kuzucuk;

Uzun zamandır yazmadığımı fark ettiğimden beri, içim içim, her dakika sana söyleyecek bir şeyler buluyorum. Canım kuzum, çok büyüdün ve hala seni her düşündüğümde iki kaburgam içeri doğru kıvrılıp kalbime saplanıyor.

Bu sabah aslında çok iyi bir sabah değildi. :)
Anne ve kızı tartışmalarımızı yaşarken, ‘of!’ dedim ‘of!’ işte büyüyor.
Ne kadar korkutsa, o kadar hoşuma gidiyor. Böyle sabahlarda ki; bu genelde ‘onu giymem, bunu istemem, kreşi hiç sevmem’ lerle başlıyor, işte tam da o an içim yumuşuyor ve o; en seni sıkan öpücüklerimi o zaman veriyorum. Sıkı, içten, sıcak ve hüzün dolu. Arabaya binip küçük küçük bacaklarınla koltuğuna çıkarken, aynadan bana hala söyleniyordun.
Artık zamanı gelmişti, avazım çıktığı kadar bağırdım; evet! sana!
’YETEEER!’ ‘Direksiyonu bırakıp ayakkabı mı bağlayayım?’
Sustun. Belki de sabah olup uyandığını fark ettin, ama sustun.
Kreşine gelene kadar hiç konuşmadın. Seni indirmek için, indim, arka kapıyı açtım ve orada öylece uykuya dalacak gibi duruyordun.
’Ne düşünüyor acaba?’ dedim içimden ve akşam bu saate kadar da bunu düşündüm; camdan dışarıya bakıp, küçük kalbin ve beyninle neler düşündün?

Kendimi hatırlattı bu bana; küçücüklüğümü, annemle kavgalarımızı. En güzel zamanlardı. Bunu şimdi 30 yaşımda anlıyorum; o kadar değerli ve güzellerdi ki. Şu anda bu yazıyı yazıyor olmamı işte tam da senin suskun ve (benimse) ne düşünüyor acaba dediğim zamanlara borçluyum.
O yalnız hissettiğim, o hayatı sorguladığım ve anne olmanın ne garip olduğunu düşündüğüm zamanlar olmasaydı, belki de bu saate kadar 5 yaşındaki kızımı ve 30 yaşında ki anneliğimi düşünüyor olmayacaktım.

İşte, kuzucum, tam da bu yüzden kafandaki o minik düşüncelere asla izin verme, asla kendinden uzaklaştırma. Bırak seni alıp götürsünler; yeri geldiğinde ağlatsınlar, yeri geldiğinde müzikle ya da kalem ve kâğıtla metinlere dökülsünler. Hiç bilmediğim ve deli gibi merak ettiğim düşüncelerin, okuluna gelene kadar, o camın buğusuna minik parmaklarınla kalp resmi çizdirsinler.

Benim annem demişti: ‘git odana, biraz düşün’.
Çok düşündüm anne; ama yetmedi. Biraz daha vakit var, hala düşünüyorum.
O camda ki buğuya kalp çizerek.

İkinizi de çok seviyorum.
Canım annem, canım kızım!

16ocak2009

24 Aralık 2008 Çarşamba

Ankara’ya bir kar yağdı içim ısındı.


Sabah oldu kara uyandım. Niyetliydim zaten aksamdan; uyandım, koştum baktım, direk içim ısındı. Çam ağacının ışıkları, gökyüzünün karanlığı ve karın aydınlığı…

Havaalanından yabancı bir misafir almaya gider gibi geldim işe; koşa koşa ve parıldayarak. Arabaya bindim, gelene kadar sürekli gülümseyerek.
Mutlululuk, üşümekle bağlantılı olabilir mi? Bütün kirini, pasını almış atmıs, sokaklara krema dökülmüş gibi eğlene eğlene... Anlayacağınız Ankara’ya bir kar yağdı, benim de içim ısındı...

Aksam bir ara vaktiniz olursa sırtınızı kara verin derim; ohh! Şöyle yatın boylu boyunca, önce gözleriniz kapalı minik minik düşsün yüzünüze taneler, sonra açıp gözlerinizi bakın beyaz noktalara. Nasıl ısınacak içiniz görün. Sıkıntıları, pislikleri sizde gömün gitsin karın altına. Olmadı mı, bir de adam dikin üzerine; kardan olsun!

Hala mutlu eder ya beni, dilimi uzatıp yakalamak taneleri. Küçüklüğümde Hansel ile Gratel oynardım karda; oduncu babam, üvey annem vardı ve içimde kalmış olacak ki çatılarda ki bütün karları yerdim masala inat. Bilmem belki ondandır, hala krema hiç sevmem ama kar yemeye bayılırım.

Akşam vaktini bulup sokaklara atın kendinizi; bir kere de –olacaksa- bundan kirlensin paçalarınız, bir kerede eğlenmekten hasta olalım; ama bu karı kaçırmayalım.

Unutmayın!
Sırtınızı kara veriyorsunuz, gözler kapalı ve en önemlisi diller dışarda... :)

21 Ekim 2008 Salı

Derinime,

Uykunun belki en güzel yerinde, kulağıma fısıldayan huzur dolu minik bir sesle uyandım: ‘anne, annee’. Gözlerimi açmadan, içime öyle bir huzur doldu ki; gülümsedim. ‘Efendim?’. Kuzu bir şekilde uyanmış, aklından kim bilir neler geçerek, sonunda dayanamamış ve benim yanıma sokulmuştu; ‘anne, hani babam bana söz vermişti, bu gece benimle yatacaktı?’ Gözleri kocaman kocaman bana bakıyordu; sanki hiç uyumamış, saat sabahın 5’i değildi. Onu o derin uykusundan uyandırıp yanıma getiren güç, bana da ‘hadi bakalım’ dedi ve kalktım. Babasına gittim, dürttüm. Aynı kocaman gözlerle ona bakarak ‘hani?’ dedim... O güç babamıza gelmedi! Sürünerek, kızını da alıp gitti.

Öylece birbirlerine sarılmış yatarken, içim içimden çıkacak gibi titredi.
Bu huzurlu ortamdan çekilmeye karar verip, hafif aydınlanmakta olan bahçeyi duydum. Hani bir anda kuşların ötmeye başladığı, havanın tam aydınlanmakta olduğu zamanı yakalamıştım. Mutfak penceresinden dışarıyı izlerken, bir anda bir şey oldu; o hava içime doldu, ‘mutluluk ve huzur’ dedim.
Bu manzaranın bana hatırlattığı bir şey vardı: unuttuğum fakat asla da içimden çıkaramadığım bir duygu.

İlkokul yıllarımdı; uykunun en derin olduğu bu saatlerde uyanmanın
en muhteşem zamanı, yılda bir kez gelirdi o zamanlar herkesin başına.
Babam sabah henüz kuşlar ötmeden biraz önce uyandırır; ‘hadi bakalım yola çıkıyoruz’. Evet, tatile gitme sabahı bu. Yataktan fırlar, şortumu giyer ama üzerime mutlaka kalın bir şey alır (Afyon buz gibi olur diye) ve babamın afyona kadar uykuma devam etmem için hazırladığı arka koltuktaki yerime yerleşirdim. Sabahın bu zamanı çoktandır unuttuğum bu duygumu hatırlatmıştı bana. O kuş sesleri meğer ne kadarda mutlu edermiş beni.

Bir sigara yaktım ve o sabahlarımızı düşündüm. Kısık sesle konuşan ve
acele acele toparlanan annemle babamı; annemin omzunda hırkası,
babamın elinde çay bardağı, piknik sepetine koyduğu kaşık-çatal seslerini...
Afyona gelmeden acıkanlar için salatalık-domates ve sandviç, peçete içindeki tuz, el bezi ve bardak. :)

Şimdi sabahın bu saatinde, elime kâğıt kalemi alıp, yazmamın sebebine geliyorum.

Daha çok yeni anne ve babalara;

Unutmayın ki, sizin için olağan herhangi bir gün, ileride -çocuğunuz 30 yaşına gelse bile- gözlerini dolduracak bir anı beynine yazıyoruz.
Onlara yaşattığımız her an ile ileride hafızasından asla silinmeyecek bir mutluluğu veya öfkeyi miras bırakıyoruz; tıpkı kuş sesleri gibi, tıpkı benim babamın çay bardağı gibi.
Tek mirasım anılarım. Aileme teşekkürler!

Sizede Iyi sabahlar

Fersun’un yaşlı kızı

Biraz önce düşündüm de: ne zaman ögrendik bu kadar acı çekmeyi?
Sanki yıllardır işkenceye maruz kalmışız. Öyle bir ağlamak, öyle bir kendimizden geçesimiz oluyor ki bazen. ‘Tut kendini, fırlat aşağı’ diyor şu yürek.
’Yok!’ diyor ‘yaşayamam herhalde artık, hiç kimseleri çekemem’.
Başına bir kötülük gelmesine bile gerek yok. Hele bu aralar, kaldırımda bir kedi bile görsem, ağlayasım geliyor. Sevdiğim tüm insanları düşünüyorum sürekli; ya birine bir şey olursa? Kimseyi göz görmüyor, sokak ortasında bile, meraklı ve
kınayan gözlere aldırmadan, hüngür hüngür ağlayabiliyoruz. Duyarlı bazı vatandaşlarımız yaklaşıp, ‘aman efendim nedir? Hayırdır?’ dediğinde; gerçek nedeni söylemeye dilim varmıyor. ‘Şu kedi var ya, ona yazık işte...’ ‘ühühühühhüü’.
Herhalde, ‘allah belanı vermesin, bu kadar işin güçün arasında nedir bu’ diye söylenip gittiğini görür gibiyim. Susmakta fayda var. Mendili alıp koşarak uzaklasmak en güzeli. Halbuki ne kadar da güzel ağaçlar bu ara, hafif hafif esen rüzgar, kalabalık sokaklar. Yaz geliyor; kıyafetler...
En sevdiğim zamanlar.

Acının azı çogu, küçüğü büyüğü var mıdır ki; seninki ve benimkinin dışında.
Bir telefonla, daldaki yaprak bile çok değerli geldi bugün bana.
Suzi; yaşlı kız, dostlarımın en sadık köpeği, bir iki gün önce hastalanmıs ve dün aksam aramızdan ayrılmış. İş yerinde telefonu kapadım ve öyle bi düğümlendi ki her şey; sapasağlam, duygusuz ben terasa zor attım kendimi. Uzun uzun gök ile yerin birleştiği noktaya baktım. Aklımda ki tek soru: ‘Acının küçüğü büyüğü olur mu?’
Canım, gri, yaşlı kız; oğlumun ilk aşkı. İçimdesin. Gözlerimin önündesin.
Tek diyebileceğim: yüreğime dokunabilmişsin. Gittiğin yerde aynı sevecenliği bulacağına eminim. Buradan çok iyi bi yerdir, eminim; çünkü kızım, senin yuvanın dışında hayvan sevgisi nedir daha bilmeyen bir sürü insan var.
Hepsi sizinkilere benzemiyor, hepsi bizimkilere benzemiyor.
Aynı acımasızlıkla, kötü davrandıkları hayvanların nefes aldıklarını, bir anneden ve babadan doğmuş olduklarını bilmeyenler var. Gittiğin yer, senin değerini bilenlerin yeri olacak canım kızım; çünkü orada göreceğin canlıların hepsi, bu dünyanın sonunda, yaratılan her canlının gideceği yerin aynı olacağını görmüş ve anlamış olacak. Seni çok sevdim; bunu inkâr edemezsin.
Güle güle, Fersun’un yaşlı kızı.
Suzi.
Bizi unutma!

özlem ereker

6 Haziran 2008 Cuma

Bu sabah

Bu sabah, insanların bazen at gözlüklerine ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Hani günaydın diyip gerisinin gelmediği ve gelemeyeceğini bildiğimiz zamanlar için. Birde yanında kulak tıpası hediye edilenlerden, yolculuk göz bantları gibi hani şu uçaklarda verilen, belki birde boynuna ‘şu anda burada değilim’ tabelası da asılabilir; olmak zorunda olunan yerler için.
’Bedenime sahip olabilirsiniz ama ruhuma asla’ gibi. Telesekretere not bırakılan cep telefonlarından sahip olmak; ‘şu an varlığımla olmak zorundayım ama size cevap vermiyorum’ repliğinin döndüğü.

Bazen sessiz kalmalı hayatta; at gözlüklerini takıp, kulaklarımızı kapatıp, içimizdeki o yabancı birini yakalamak için. Herhangi bir yerde yalnızken -kendinden başka sesin çıkmayacağından emin olduğun bir yerde- bir ses duyunca, nefes bile almaz ya insan, gelecek sesi duymak için köşeye siner ve gözlerini bir noktaya dikip bir karıncayı bile duyacak kadar dikkat kesilir.
İşte öyle...

At gözlüklerimi takasım var bugün.
Sessizliğimde, içimdeki bir sesi duymak için.

Bugün 6 Mayıs ve sensiz belki 8. belki 9.senem.
Bugün, senden bir ses duyasım var, içimde.
Bugün, sensizliğin üstesinden gelemeyesim var.
Bugün, gözlerimi kapatıp, dinleyesim var.
Her sessizliğin içindeki tıkırtıyı sen sanasım var.
Bugün, özlemimden çok kırgınlığım var; herkese, her şeye...

Bugün, herkese küsesim var.
6 Mayıs 2008
(sensiz geçen 8 seneye)

28 Nisan 2008 Pazartesi

Karınca ve Dev

En huzurlu anlarımda gelir çatar hüzünlerim; kapı arasından bakan cezalı çocuklar gibi.

Unutmak istediğim bir kaç kelimem dizili dururken, zorla itip dışarı kendimi
derin derin nefes aldım. Oksijeni ve leylak kokusunu olduğu gibi içime çektim.
Kuzunun elinden tuttum ve ‘seni seviyorum anneciğim işte bak bunun kadar’ dedim,
elimle küçük bir karıncayı göstererek; ne önemi var ki ne gösterdiğimin.

Küçücük ellerin avucumun içinde sıcacık dururken, işte dedim nefes almaya bile ihtiyacımız yok bazen, o kadar az mutlu oluyoruz ki hayatta.
Bu anı değerlendirmek gerek bazen diyerek yürüdük derinle; ottan, böcekten, taksici amcanın saçlarına kadar önemli her şeyi konuştuk, meseleleri çözdük ve en sevdiğimiz Pınar öğretmene ulaştık.

Kızımı tüm huzurumla teslim ettim. İçim içim mutluluğumla bindim işime geldim.
Hava da o kadar missss ki...

Hayatımı düşünecek bile vakit bırakmadan işime koyuldum.
Bir ara birden bire aniden bir yağmur başladı, deli gibi yağdı; öfkesini damlalarla değil gökyüzünün rengini alarak çıkarır gibi.

Sandalyemden, arkama, gökyüzüne bakmaya döndüm; içimdeki ışığa, yüzümdeki mutsuzluğa, o harika günü bitiren yağmura. Sen geldin aklıma! Anne!

Sana söylediklerim ve bana söylediklerin geldi aklıma. Ne seni ben,
ne de beni sen affedebilirsin. Hem affetsen bile ne olur. Affetsem bile hiç bir önemi yok ki. Karınca yerine kocaman bir dev gösterdiğini düşündüm bana; baktım boyuna cüssesine bana mısın demedi, sabah ki karıncamı geçemedi.

’Anne’ dedim bir beden mi acaba kendime gülerek. Sadece bedenini alsam şimdi koklasam koklasam öpsem ellerini. Özür dilememe bile gerek kalmasa öyle kendi içimden geldiği gibi sevsem seni. Ve sen sadece baksan gözlerimin içine; ‘amaannn Özlem’ desen sadece. Öyle kalıp konuşsak eskilerden, küçüklüğümüzden; doğduğumuz zamanı anlatsan, gülsek geçsek üzerinden. ‘Hadi anne’ desem ‘hadi, ben geç kaldım, gitmem gerek’, desen ki ‘yine gel! özlerim ben seni...’
’Aman anne’ desem ‘her gün geliyorum işte!’.

Ne komik olurdu değil mi? Şimdi iki adım uzağımda ne çok özledim bedenini!

Aman! Yağmur nerden yağdın ki şimdi; güneş açtı kuruttu gitti izlerini!

28042008